NEDEN
Sekizinci belgeselime başlarken çıkış noktam şuydu: İnsanların üzerinde baskın hale gelen “korku psikolojisi”nin yarattığı sonuçları anlamak. “Y kuşağı” olarak tanımlanan neslin büyük bir bölümü, bu psikolojinin içinde büyütüldü.
“Büyükler konuşur, küçükler dinler.”
“Bir daha konuşursan cezanı veririm.”
“Uslu durmazsan seni alırlar.”
Bu cümleler sadece birer uyarı değildi; zamanla davranış biçimine dönüşen bir kontrol mekanizmasıydı. Peki, böyle bir ortamda büyüyen bir kuşağın içinde biriken öfkeyi tahmin edebilir miyiz? Evet, edebiliriz. Çünkü öğrenilen her davranış, bir sonraki kuşağa aktarılır. Bu filmde yola çıkışım tam olarak buradan oldu. Farklı kesimlerden insanları dinleyerek, olaylara farklı açılardan bakarak tek bir sorunun peşine düştüm:
Neden?
Karşıma çıkan tablo şuydu: Bastırılan duygular, yönlendirilen korkular ve görünmez baskılar, zamanla öfkeye; öfke ise şiddete dönüşüyordu. Toplumda suçun biçimi değişirken, şiddet sıradanlaşıyor; cinayetler, tacizler, linç kültürü giderek görünür hale geliyordu. İnsanlar birbirine daha uzak, daha tahammülsüz hale geliyordu. Sokakta yürürken tedirginlik, gündelik hayatın bir parçasına dönüşüyordu. İletişim kurmak zorlaşıyordu. Ya bağırıyorduk, ya susuyorduk. Trafikte, toplu taşımada, en küçük tartışmalarda bile öfke hızla dışa vuruluyordu. Şiddet artık yalnızca bir sonuç değil, bir refleks haline geliyordu. Bu süreçte medyanın ve dijital dünyanın etkisi de yadsınamazdı. Web 2.0 ile birlikte hayatımıza giren internet ve sosyal medya, bilgiye ulaşmayı hızlandırırken aynı zamanda bilginin manipülasyonunu da kolaylaştırdı. Görüntüler, haberler, gerçekler… kısa sürede değiştirilebilir, çarpıtılabilir hale geldi. Böylece toplum içinde farklı gruplar arasında yeni gerilim hatları oluştu. Bir kesim diğerine karşı öfke duymaya başladı. Şiddetin dozu giderek arttı.
2014 yılının Mayıs ayında yaşanan maden faciası, bu kırılmanın en çarpıcı örneklerinden biriydi. Yaşamını yitiren işçilerin ardından yükselen sesler, çok kısa sürede bastırıldı. Acı yaşayan insanların bile sesini duyurmakta zorlandığı bir düzende, “hak arama” kavramı giderek anlamını yitiriyordu. Bu baskı ortamı büyüdükçe insanlar ya içine kapanıyor ya da öfkesini başka birine yöneltiyordu. Bu film, tam da bu döngüyü anlamaya yönelik bir arayışın sonucudur. Yaklaşık üç yıl süren hazırlık sürecinde kitaplar okudum, gazeteleri ve dijital medyayı takip ettim, insanlarla konuştum, gözlem yaptım ve çekimler gerçekleştirdim. Topladığım görüntüleri bir araya getirirken, aralarına gazete ve televizyon haberlerini yerleştirerek yapıyı kurmaya başladım.
Başlangıçta farklı başlıklar denedim:
“Ya Tükenirse”
“Seslilik İçinde Sessizlik”
“Sessizliğin İçinde Sessizlik”
Ama hiçbirisi aradığım şeyi tam olarak karşılamıyordu. Sonunda filmin özünün tek bir soruda saklı olduğunu fark ettim:
Neden?
Film başlangıçta uzun metraj olarak tasarlandı. Ancak izleme süreçlerinden ve geri bildirimlerden sonra süresini kademeli olarak kısalttım: 80 dakikadan 60’a, 60’tan 45’e, 45’ten 23’e ve sonunda 14 dakikaya. Bu süreç aslında filmin özünü arama süreciydi. Kurgu tamamlandığında geriye yalnızca final dokunuşları kaldı. Telif sorunu yaratmayacak müzikler araştırıldı ve filme uygun iki eserle yapı tamamlandı. Film hazırdı. Ama bu filmde benim için en önemli şey, bir cevap vermek değildi. Tam tersine— Soruyu seyircinin zihninde bırakmaktı.
Neden?
Şenay Ertorun
09.06.2016
11:01
