top of page

WESTERN TÜRÜ

Çocukluğumun vazgeçilmez dünyası “Western Türü” filmlerdi. Kovboylar Teksas vadilerinde kamp kurar, ateş yakar, savaşır ve birlikte yemek yerlerdi. Bu filmleri izlerken o dünyanın büyüsüne kapılır, onlar gibi davranır, onların oyuncaklarını isterdim. Bir kız çocuğunun bebeklerle oynaması beklenirken, benim dünyam sinema ve o filmlerin kahramanlarıydı.

1940’lı ve 1950’li yıllarda altın çağını yaşayan bu tür, zamanla sinemada ortaya çıkan yeni akımların etkisiyle geri plana itilmiş; yerini gerilim, korku, aksiyon, macera, komedi ve romantizm türlerine bırakmıştır. Her ne kadar sonraki dönemlerde Western filmleri çekilmeye devam etse de, bu yapımlarda eski dönemin o özgün ruhunu, estetiğini ve heyecanını yakalamak giderek zorlaşmıştır.

Western türü; Vahşi Batı’da geçen, geniş şapkalar, kurumuş dudaklar, her an patlamaya hazır silahlar, Meksikalılar, “gringolar” ve Kızılderililerle şekillenen bir anlatı dünyasına sahiptir.

Ömer Alim Şerif Onaran’ın belirttiği gibi bu türün temel öğeleri arasında; adalet dağıtan kovboy, tozlu kasabalar, linç edilmek istenen masumlar, “saloon” barları, silahlı çatışmalar ve düellolar yer alır. Bu unsurlar, Western’in yalnızca bir tür değil, aynı zamanda bir mitoloji kurduğunu gösterir.

Western türü, bir dönem Türk sinemasında da kendine yer bulmuş ve bu kültüre ait olmayan bir anlatı, yerel unsurlarla yeniden üretilmiştir. Giovanni Scognamillo’nun aktardığına göre 1971 yılında çekilen filmlerin yaklaşık %5’ini Western türü oluşturmakta; Ringo Kid ve Cüneyt Arkın, Çeko, Dadaloğlu ve Küçük Kovboy gibi örnekler bu alanda dikkat çekmektedir.

Ancak Western türünü yalnızca biçimsel özellikleriyle değil, felsefi arka planıyla da değerlendirmek gerekir. Bu türün temelinde, Amerika kıtasının keşfi ve sonrasında yaşanan sömürgeleşme süreci yatmaktadır. 1492 sonrası Avrupa’dan gelen göçmenler, yerli halkların topraklarını ele geçirerek yeni bir düzen kurmuşlardır. Western filmlerinde sıkça karşılaştığımız Kızılderili–beyaz adam çatışması, bu tarihsel sürecin sinemasal yansımasıdır.

Bu bağlamda Western filmlerinde kahraman çoğu zaman iki dünya arasında konumlanır: Ya Kızılderililerle bağ kuran bir beyazdır ya da sistemin dışında kalan bir figürdür. Bu da türün temel çatışmasını oluşturur.

Western türünde işlenen başlıca temalar şunlardır:

  • Yeni ufuklara açılma ve göç (The Covered Wagon gibi)

  • İç savaş ve askeri anlatılar (Fort Apache gibi)

  • Kızılderililerle çatışmalar

  • Soygun ve haydut hikâyeleri (The Great Train Robbery gibi)

  • Demiryolu ve medeniyetin yayılması

  • Komedi Western örnekleri (Buster Keaton gibi isimlerle)

  • Kahraman anlatıları (Shane gibi)

  • Kovboy yaşamı ve sürü yönetimi (Red River gibi)

Tüm bu örnekleri izleyen biri olarak, 1990 sonrası Western filmlerinde bu türün ruhunu yakalamakta zorlandığımı söyleyebilirim. Ta ki The Lone Ranger filmini izleyene kadar.

Bu film, ilk bakışta oyuncu kadrosuyla dikkat çekse de (özellikle Johnny Depp), asıl gücünü türün klasik unsurlarını yeniden kurabilmesinden alır.

Filmin açılış sahnesi bir lunaparkta geçer. Bu mekân, sembolik olarak modern şehri temsil eder: kalabalık, hareketli ve yüzeysel bir dünya. Lunapark içindeki müze ise geçmişi, yani Western mitolojisinin hafızasını temsil eder. Çocuğun bu müzeye girerek Tonto ile karşılaşması, aslında geçmişle bugünün kesişme noktasıdır.

Tonto’nun “maskeni çıkarma” uyarısı ise kimlik, adalet ve dönüşüm temalarının bir ifadesidir. Bu noktadan sonra film, klasik Western anlatısını modern bir bakışla yeniden kurar.

Sonuç olarak Western türü, yalnızca bir aksiyon ya da macera türü değil; tarihsel, kültürel ve ideolojik bir anlatı formudur. Bu nedenle bu türü anlamak, aslında bir dönemin dünya görüşünü anlamak demektir.

Yazımı sonlandırırken, eski Western ruhunu özleyenlerin hâlâ bu türün klasik örneklerine dönerek o büyüyü yeniden keşfedebileceğini söyleyebilirim.

Şenay Ertorun

28.07.2013

12:00

bottom of page